KAPAT
KAPAT
Silinmeyen Hatıralar 1
Arama Kutusu

Yemlee

Silinmeyen Hatıralar 1

Herkesin hafızasında takılı kalan, gözünde film gibi tekrar tekrar oynattığı silinmeyen hatıralar vardır. Bunların bazısı kişinin hayatında iyi kötü iz bırakmıştır, bazısının da etkisi olmamasına rağmen -nedendir bilmem- insanın aklından çıkmaz. Bunun bir örneğini Ufak Tefek Mutluluklar başlıklı yazımdaki “Konser Öncesi Dışarıda Yemek Keyfi” alt başlığında vermiştim. 

Ön sözü uzatmadan, sizinle üç anımı paylaşmak istiyorum.

Silinmeyen Hatıralarım

Kemerle Terbiye

90’lı yılların ortalarıydı. Dayımın kayınvalidesine misafirliğe gitmiştik sülâlece.

Büyükler salonda otururken, o dönem henüz ilkokul çağında birer çocuk olan bizlerse boş bir odaya geçmiştik. Bizler dediğim, kuzenlerim ve yengemin yeğenleri. Hepimiz akran sayılırız. Gittiğimiz evin bir komşusunun bizden birkaç yaş büyük iki kızı da ortamdaydı.

“Ne oynayalım, ne oynayalım” derken, öğretmencilik oynamaya karar verdik.

Komşu kızlarından birisi öğretmen oldu, birisi müdür… Biz de öğrenci olduk.

Minderlere oturduk. Öğretmen önümüzde bir sandalyeye, müdür onun az gerisinde bir sandalyeye oturdu.

Mevzunun üstünden “yüzyıl” geçtiği için konuşulanları net hatırlayamamam normal.

Ama hatırladığım şu ki, uslu bir öğrenci gibi çiçek olup oyunu kuralına göre oynamak yerine kısacık bir süre içinde ne olduysa zıvanadan çıkıvermiştik. Delicesine kahkahalar atıyorduk. Öğretmen rolündeki kız bazen susturmayı başarıyordu. Sessizliği kıkırdamalar bozuyordu. Müdür rolündeki kardeşi müdahale etmek istedi. Diğeri de karışmamasını söyledi diye hatırlıyorum, çünkü bunlar bizi bırakıp kendi aralarında tartışmaya başladılar. Nihayet uzlaştılar.

Telsizle konuşuyorlarmış gibi:

“Bip bip… Hocam, bi’ sıkıntı var. Çocuklar yaramazlık yapıyor.”

“Tamam, geliyorum.”

Arkadaki kızın ayağa kalkmasıyla bizi azarlaması bir oldu. Bunun üzerine kendimizi iyice bıraktık. Bu kez de onlar öfkeyle zıvanadan çıktı.

“Eee!.. Susun lan, kesin sesinizi” diyerek, eline nasıl geçtiyse bir kemeri rastgele savurmaya başladı birisi. O savurdukça biz daha beter azıtıyorız, biz azıttıkça kemer üstümüzde kırbaç gibi şaklıyor. Ne hikmetse ağlamıyoruz, ha bire kahkahalar atıyoruz. Toplu ceza almanın tadı bir başka. Eğlenceli oluyor. Salondan gelen de yok, “Ne bu gürültü” diye.

Yalnız içimizden sadece biri; benden 1 yaş büyük kuzenim bize katılmamıştı. En başından beri bir sandığa yaslanmış uyukluyordu. Zaten oyuna da katılmamıştı. Çünkü gerçek hayatta da okulla arası iyi olmamıştı.

Yengemin yeğenlerinden biri kuzenimi göstererek, “Şuna bakın, masum masum” diye alay etti.

Komşu kızlardan birisi, “Hayır, o akıllı” diyerek kuzenimi savunmuştu.

Bu anlamsız hatırayı niye hiç unutmadım bilmiyorum ama yazmak istedim. Sait Faik’in ifadesiyle, “Yazmasaydım deli olacaktım” sanırım.

Ameliyatlıyım Diye Rol Alamadım

Tam hatırlamıyorum; ya 2005 Aralık’tı, ya da 2006 Ocak.

Zabıta hoparlöründen, halk eğitim merkezinin sahneye koymak istediği bir piyes için gönüllü oyuncu arandığı anonsu geçilmişti. Cast seçimi bir önceki yıl mezun olduğum lisenin konferans salonunda yapılacaktı.

Orta 2’nin yıl sonu müsameresinde canlandırdığım berber çırağı rolünden sonra tiyatroculuğa merak sardığım için o anonsu işitir işitmez belirtilen zamanda salona gitmiştim.

Ama benim dışımdaki herkes öğrenciydi. Yani yaşadığım kentten hiçbir sivil başvurmamıştı.

Oyunun yönetmenliğini lise son sınıftan bir kadın öğretmenim yapacaktı.

Neyse, roller dağıtıldı. Deneme amaçlı sahneye çıkıyoruz. Rolüm neydi anımsayamadım; diyaloğumu söylerken sesim kısık çıktı. Seyirci koltuğunda oturan hoca, “Sesini yükselt, buraya gelmiyor” dedi. Dediğini yapmaya çalıştım, başaramadım.

“Hocam ben iki ay önce guatr ameliyatı olmuştum.”

“O zaman sana oyunda rol veremeyiz Ali.”

İndim sahneden, teksti iade ettim.

Moralim nasıl bozuldu!

Hocanın yanına oturup sahnedekileri seyrediyorum, içim içimi yiyerek. Aradan az zaman geçince ondan bir şans daha vermesini istememle kadının bağırması bir oldu:

“Hayır Ali! Bu konu benim tekelimde değil! Olmaz dedik sana” diye koca salonu inletti, yüzüme bakmadan. Nutkum tutuldu.

Herkes sustu, bize döndü.

Nedense elim ayağım bağlanmış gibi ayrılamıyorum oradan. Hocanın beni istemediği besbelli oysa. Eski bir öğrencisi olmama rağmen hiç yüz vermemişti. İnsanların içinde bağırması bir yana, beni üzen başka bir şey de, ameliyat geçirdiğimi söylediğim hâlde bir “geçmiş olsun” dememesiydi.

Prova bitince toplu hatıra fotoğrafını nispet yapar gibi bana çektirmeleri de cabasıydı.

Tamam, rol vermemekte haklıydı, çünkü geçerli bir sebebi vardı. Eğer yaka mikrofonu yoksa, kısık sesli oyuncuyu seyirciler işitemezdi. Peki ama herkesin içinde yırtınarak azarlamanın ve geçmiş olsun dileğinde bulunmamanın nasıl bir geçerli sebebi olabilir?

Nihayet eve gittim burnumdan soluyarak. Nasıl kızgınım nasıl!.. Bizimkiler sakinleştirmeye çalışıyor.

O esnada rahmetli halamın gelini de bizdeydi:

” Vermezlerse vermesinler rol. Şu an önemli olan senin sağlığın Ali. Boğazındaki dikişler taze sayılır. Sesini yükseltmek için zorlarsan dikişlerin patlayabilir. Boş ver. Değmez canını sıkmaya.”

28 Ekim 2005’te olduğum guatr ameliyatı yüzünden bir süre ses sıkıntısı yaşamıştım. Kaderin cilvesi olsa gerek, bu sıkıntı ise tiyatro zamanına rastlamıştı.

“Madem böyle bir sıkıntın vardı, neden gittin oraya” diye sorabilirsiniz.

Çünkü normal konuşurken ses biraz iyiyken, yükseltmeye kalkınca kısılıyordu. Bunu hesap etmemiştim.

İki üç ay sonra okulun önünden geçiyordum. Konferans salonunda etkinlik olduğunu fark ettim. Dışarıda resmî ve sivil araçlar vardı. Ama gidip bakmadım, normalde böyle şeylerden pek geri kalan biri değildim o yaşlarda. Tahminimce oyun sahneleniyordu. Sadece geçip gittim; şimdi orada, o sahnede olmak vardı, düşüncesiyle.

Hatıra yazıları
pixabay.com

“Bu pezevengi de yazın!”

2009’da İskenderun’un bir yerel gazetesinde muhabirliğe başlamıştım. Daha önce tecrübem olmadığı için, benden bir ay evvel işe girmiş olan genç bir bayan arkadaşla habere çıkıyorduk.

“Bugün en az iki haber bulmadan gelmeyin” diyorlardı gazete yönetimi. Biz de fotoğraf makinesini alıp yollara düşüyorduk.

Haber malzemesi bulmak çok zor değil. Ofise eli boş dönmemek için bir sivil toplum kuruluşunu veya siyasî partiyi ziyaret edip, herhangi bir mevzu hakkında görüşlerini sorabilirsiniz.

Biz iki acemi ve toy muhabiri sahile yollamışlardı gazeteden.

“Vatandaş ne durumda? Sıkıntıları nedir?”

Onu öğrenip yazacaktık.

İskenderun sahilinde dolanıp duruyoruz.

“Kime ördeği?”

Bir iki kişiye sorduk ama -basına- konuşmak istemediler.

Neyse, parktaki spor aletlerinden birinde zayıflamaya çalışan bir teyzenin yanına gittik. Sorumuzu yönelttik:

“Bir vatandaş olarak ülkenin durumundan memnun musunuz?”

“Ben burada spor yaparken herifin birisi geldi, ‘E-e, bu yaştaki kadın zayıflamaya çalışıyor’ dedi. Ne varmış yaşımda!”

Teyze coşuyor. Yürüyüşü hızlandırdı. Onu sinirlendiren adamın gittiği yönü işaret ederek:

“Yazın bu şerefsizi! Tüm Türkiye’ye rezil edin bu pezevengi! Kadınlara karışmasınlar!”

Bitirirken

Anılarıyla insan nostalji yaşar bir anlamda. Anımsarken gülümser, geçmişteki bir başarısıyla veya örnek bir davranışıyla tekrar tekrar onurlanır.

Seneler sonra bile neler anımsıyoruz neler bir çağrışımla. Demek ki belleğimiz zengin bir arşiv niteliğinde.

Etiketler

Yorum Gönder

0 Yorumlar
* Yorumlar incelenip onaylandıktan sonra yayınlanmaktadır.