KAPAT
KAPAT
"Denize Hasret İstiridyeler" Filminin Yönetmeniyle Söyleştik
Arama Sonuçlarını Almak İçin Buraya Yazın!

"Denize Hasret İstiridyeler" Filminin Yönetmeniyle Söyleştik

Ahmet Bayırlı’nın aynı adlı romanından uyarlanan, LGBT bireyi bir gencin hayatın içinde var olma hikâyesinin anlatıldığı Denize Hasret İstiridyeler filminin senarist ve yönetmeni Selahattin Yılmaz’la Hatay Dörtyol Atatürk Parkı’nda buluşup bir söyleşi yaptık. 

“Doruk” karakterini canlandıran başrol oyuncusu Doğu Görüroğlu’na Berfin Nisa Turgutalp, Erhan Cansever, Mehmet Kaçıra, Ertuğrul Aslı, Hikmet Öztürk, Cemil Uçar gibi isimler eşlik ediyor. 

Çekimleri Dörtyol, Antakya ve Ceyhan'da yapılan dram türündeki filmin videosunu yazının altında bulabilirsiniz.

Film söyleşisi
Denize Hasret İstiridyeler filmini çeken Selahattin Yılmaz'la

Selahattin Yılmaz kimdir?

Sizinle beş yıl önce de bir söyleşi yapmıştık. Hatta bu söyleşi dört edebiyat sitesi tarafından, "Günün Yazısı, Haftanın Yazısı, Ayın Yazısı" seçilmişti. Çok beğenilmişti. O söyleşide sizin eserleriniz, sanat yolculuğunuz ve başka konulardaki görüşleriniz üzerine konuşmuştuk. Ama Selahattin Yılmaz'a değinmemiştik. Okurlarımızın sizin hakkınızda ilk ağızdan bilgi edinmiş olması için kendinizden bahseder misiniz? Selahattin Yılmaz kimdir?

Tabi ki...

Edebiyat sitelerine ve beni takip eden, yazılarımı okuyan, bu röportajımızı beğenen herkese çok teşekkür ediyorum öncelikle. 

Ben 1975, Adana doğumluyum. İlk, orta öğrenimimi orada tamamladım. Dışarıdan bitirmelerle lise diplomasını alabildim. 

Ama deli gibi bir okuma tutkusu belirdi bende. Ben ilk önce çizgi romanlarla okumaya başladım. Çizgi roman aldığım zaman bir şehirden tekrar bulunduğum köye dönerken o kitabı okuyamadan kaza yapıp öleceğim diye korkardım. Bağrıma basarak giderdim köye. Etrafıma arkadaşlarımı toplar, onlara okurdum. Bittiğinde, "Bi' daha al n' olur, bi' daha oku bize" derlerdi. Öyle bir okuma isteği belirdi bende. Çok okudum ve çok okurum. 

Sonrasında artık yazma tutkusu oluştu. Yazmaya başladım. Önce şiir yazmaya, sonra öyküler yazmaya başladım. 

Bu on yıl öncesine kadar da sinemaya merak saldım. Hem oyunculuk, hem yönetmenlik, hem senaristlik anlamında beş tane film yaptım. YouTube'a bir dizi film yaptım. 

İki tane yayınlanmış kitabım var. 

Evliyim ve iki çocuğum var. 

Bir özel şirkette de eksper olarak çalışıyorum.

İlk söyleşiden sonra beş yıllık sürede neler yaptınız?

Beş yıl önce "Satılık" adlı ilk filmimi yapmıştım. Sizinle o zaman tanışmıştık. 

Ondan sonra dört tane daha yapabildim. 

Bu arada film yapmayla uğraşırken de yazmaya ara vermek zorunda kaldım. 

Oyunculuk yaptım dizi filmlerde. ATV'de, TRT1'de, Star TV'de yayınlanan dizilerde oynadım.

Oynadığı Televizyon Dizileri

Hangi diziler onlar?

"Benim Adım Melek" adlı bir dizi vardı. Orada bir yüzbaşıyı canlandırdım. 

"Bir Zamanlar Çukurova"da bir kebapçıyı canlandırdım yirmi bölüm. 

"Zümrüdüanka"da nikâh memuruydum. 

Şimdi yine görüşmelerimiz var.

Ben kendim film çektim, dört tane kısa filmim var. 

En son çektiğim film 58 dakikalık Denize Hasret İstiridyeler. O film iddialı oldu. Çok memnun kaldım ben. Çok ses getirdi.

Denize Hasret İstiridyeler Nasıl Doğdu?

"Kitabı okuyana kadar LGBT'lilere ön yargılıydım"

Söyleşimizin esas konusu olan Denize Hasret İstiridyeler filminin ortaya çıkış hikâyesini anlatır mısınız? Bu filmi neden çektiniz?

Denize Hasret İstiridyeler adlı film, aynı adlı kitaptan uyarlandı. Bir arkadaşımın kitabı. 

Kitabı ilk okuduğumda çok etkilendim, çok hoşuma gitti. Beni sarsan bir konuydu. Çünkü bu öyle bir konu ki, bizim toplumumuzun bazı ön yargıları vardır. Biz bu ön yargıları bir türlü aşamıyoruz. Bu ön yargılar bir zamana kadar bende bile vardı. Sabit fikirliydim. Sonra daha geniş düşünmeye başladım yani.

Kitabı okuduktan sonra ön yargınız kırıldı.

Kitabı okuduktan sonra özellikle. O kitap benim ön yargımı kırdı.

Bir söz vardır: "Yaradılanı sevdik, Yaradandan ötürü."

Biz bu cümleyi kullanıyor ve bu felsefeyi özümsüyorsak, benimsiyorsak hiç kimseyi ötekileştirmemeliyiz bence. 

Bu filmde LGBT'li bir karakter var, gay bir karakter. Onun hayatını filme aldık. Kitap da zaten bu konuyla ilgili. Senaryo hâline getirdim, film hâline getirdim. Bazı zümreler tarafından çok tepki aldı ama çok güzel, olumlu eleştiriler de aldık.

Neden İstiridye?

O tepkileri soracağım. Ondan önce Doruk'un Elif'e verdiği istiridye hediyesinin anlamını açıklar mısınız okuyucularımız için?

İstiridyeler doğuştan çift cinsiyetli olurlarmış. Yani dişi olarak dünyaya gelen bir istiridye bir süre sonra erkek olabiliyormuş. İstiridyelerde böyle bir özellik var. 

Doruk'un kız arkadaşına bu istiridye kabuklarını hediye etmesindeki sebep de, kendisinin durumunu anlatmak içindi aslında. Kız, gay olduğunu anlasın diye.

Doruk, Kendini İstiridyeyle Özdeşleştiriyor

Bi'de Doruk'un arkadaşının adı da Deniz. İstiridye, Doruk'u sembolize ediyor sanırım. Deniz'den ayrı olamayacağını anlatıyor.

Arkadaşının adı da Deniz ama onunla çok ilgili değil. 

Fakat Denize Hasret İstiridyeler isminden de anlaşılacağı gibi, istiridyeler denizden ayrı kalırlarsa ölürler, yaşayamazlar. 

Doruk ve Doruk gibiler de hayattan ayrı kalırlarsa ölürler, yaşayamazlar. 

Yani benimsememiz gerekiyor, topluma adapte olmaları gerekiyor. Bizim onları kabullenmemiz gerekiyor. Yoksa yaşayamazlar. 

Ya bizim nasıl bir yaşama hakkımız varsa, tabiri caizse şu sokakta parkta yürüyen bir köpeğin nasıl yaşama hakkı varsa, onlar da insan ve onlar da canlı. 

Her canlıya saygı göstermeliyiz. Sadece insana değil. Hayvanlara, bitkilere, ağaçlara; her canlıya... 

Yani ötekileştirmemeliyiz. Çünkü bu sonradan benimsenmiş bir durum değil. Ben çok araştırarak bu filmi yaptım. Bu insanlar doğuştan gelen, genetik faktörlere dayalı böyle oluyorlar. 

Bir kere "her şey kendi zıttını içinde barındırır" diye bir felsefe var. Ben de bunu hep savunurum. 

Her erkekte biraz kadın hormonu, her kadında biraz erkek hormonu vardır zaten. Bu herkeste var istisnasız. "Ben adam gibi adamım" diyen adamda da kadın hormonu var. "Ben en seksi kadınım" diyen kadında da erkek hormonu var. 

Ama bastırılmış duygular olduğu için ortaya çıkmıyor. Kadın, kadın gibi yaşar. Erkek, erkek gibi yaşar. 

%50 veya %30 oranında hormonlar dengelendiği zaman çift cinsiyetli insanlar ortaya çıkıyor. İşte o zaman kadın, erkek gibi veya erkek, kadın gibi davranabiliyor.

LGBT Propagandası Yok

Tepkiler nasıl?

Tepkiler çok olumlu. Çünkü film tamamen psikolojik ve sosyolojik. 

Yalnızca Dörtyol'da belli bir grup tarafından sosyal medyada linç edildim. Ama öyle tahmin ediyorum ki filmi izlemeden yapılan bir saldırı oldu bu. Filmi izlemiş olsalar, oturup bir kere daha düşünecekler ve bir daha izleyecekler. Çünkü o kadar psikolojik olgular var.

Ne yazmışlar?

Çok kırıcı ve üzücü şeylerdi.

Size küfrettiler mi meselâ?

Küfür değil ama olmadık hakaretler vardı yani. 

Böyle insanlar LGBT'leri nasıl savunurlar? LGBT kabul edilemez. 

LGBT'lilere daha çok hakaret vardı. 

Şimdi ben diyorum ya; filmi izlemeden yapıldı bu hakaretler. Eğer izlemiş olsalardı, hiçbir şekilde LGBT'yi öven bir durum olmadığını görürlerdi. Tamamen tarafsız bir gözle çektim ben bu filmi. 

Birçok topluluk ve birçok dernek tarafından da büyük destek aldım. Yani film çok beğenildi. 

Keşke izleselerdi de bu yargılara öyle varsalardı.

Peki film sektöründen ilgilenenler oldu mu?

Tabi ki film sektöründen ilgilenenler oldu. 

Kanada'dan ulaştılar, "Festivalde değerlendirelim" diye. Kanada'daki festivale gönderdim ama bir sonuç çıkmadı. Dönüş yapmadılar. Yani ben bir daha ulaşamadım. Muhtemelen ödül almamışızdır. 

Başka yerlere de göndermeyi düşünüyorum. 

Siyasîlerden ilgilenenler oldu. İsim vermeyeceğim; bir milletvekiliyle irtibata geçtim. İzleyip beğendiğini söyledi. 

LGBT'li ünlüler, fenomenler ulaştı bana. Böyle bir film yaptığımdan dolayı tebrik ettiler, "Bizi tarafsız bir gözle anlatmışsınız. Teşekkür ederiz" dediler. 

Tepkiler genelde olumlu yöndeydi. Güzel geri dönüşler aldım.

Yazarlarla...
Orhan Kibar ve Aysel Çınar Demirci de bizimle 


"Şimdi kendimi buldum"

Beş yıl önceki söyleşimizde, "Selahattin Yılmaz önce şair midir, yoksa yazar mıdır" diye bir soru sormuştum. Siz de, "Önce şairdir. O yönüm ağır basıyor" cevabını vermiştiniz. O zamanlar da kamera arkasındaydınız ama edebî kimliğinizi ön plânda gördüğümden olsa gerek, soruya yönetmen yönünüzü dahil etmek aklıma gelmemiş galiba. O hâlde şimdi güncelleyerek bir kez daha soruyorum: Selahattin Yılmaz önce edebiyatçı mıdır, yoksa önce filmci midir?

Önce verdiğim cevapta şair yönüm ağır basıyor demiştim ama şimdiki fikrimi söyleyeyim: Ben aslında yazarım. Yazar yönüm edebiyatta daha ağır basıyor. Çünkü hayal gücüm ve öyküleme yeteneğim çok geniş. İyi olduğuma inanıyorum. 

Edebiyat ve sinema bence iç içe geçen olgulardır. Edebiyat sevdalısı veya yazar ya da senarist olabilen bir yönetmen çok daha iyi filmler çekebilir bence. Yani her yönetmen aynı zamanda yazar kimliği taşımalı. 

Geniş hayal gücümle güzel hikâyeler oluşturabiliyorum. Bu yönümle film sektörüne girdim ve çok da iyi oldu. Şimdi doğruyu buldum. Şimdi kendimi bulduğuma inanıyorum. Hem yazıp hem yönetmek benim için çok süper bir olgu.

"Erkeği ve kadını kabulleniyorsak..."

Filmde siz de rol aldınız. Deniz'in babasını canlandırıyorsunuz. Doruk'un ailesinin aksine, çocuğunun ilişkisine karşı çıkmayan bir baba modelisiniz. Gerçek hayatta çocuğunuz size bu tür bir duygusal bağ arkadaşlığı konusunda açılsaydı veya siz başka bir şekilde öğrenseydiniz ne yapardınız?

Doğrusunu söylemek gerekirse yani şu anda cevap vermem çok inandırıcı olmaz. Ben tabi hoş karşılarım, iyi karşılarım desem ne kadar doğru olur bilemem. O anki psikolojime bağlı. 

Eğer baskıcı bir baba olsaydım böyle bir film yapmazdım zaten. 

Ama ben her türlü kabullenirdim, diye düşünüyorum. O anki psikolojim ne olur bilemem ama şu anki psikolojimle soruyorsanız kabullenirim. Çünkü şu anda oğlumun kız arkadaşı var. Bunu kabullenmişim. Kızımın erkek arkadaşı var. Bunu da kabullenmiş durumdayım. 

Hatta bir keresinde bir olay oldu. Ben şuna çok karşıyım. Biraz feminist düşünüyorum ben aslında. 

Bir arkadaşımın oğlu sünnet olmuş. Çocuğun pipisini paylaşmış sosyal medyada ve şunu yazmış: "Oğlum erkek oldu artık. Hadi bakalım şimdi sıraya girin kızlar." 

Bu beni o kadar üzdü ki. O kadar böyle kabullenilmeyecek bir durum ki. Ayıp değil mi yani! 

Onun altına yorum yapmadım ama kendisini gördüğümde şunu söyledim: Çok ayıp senin bu yaptığın. Bu çok yanlış, kabul edilemez bir şey. Bunu yapan insan şunu da yapmalı: Kızı ilk âdet gördüğü dönemde, "Kızım ilk reglini oldu. Hadi erkekler şimdi sıraya girin" demen lâzım. 

Bunu kendisine söyleyince çok bozuldu. Ağız dalaşına girdik, ben bastırdım. Şimdi onu yapıyorsan, bunu da yapacaksın. 

Bu böyle bunun gibi bir şey bence. Yani kabullenmek zorundayız. Nasıl ki erkeği ve kadını kabulleniyorsak, bir eş cinseli de bence kabullenmeliyiz. Kendi evlâdımız olsa bile.

"Salyangoz toplama belgeseli çekeceğim"

Sırada ne var?

Bir belgesel çekmeyi düşünüyorum. Şimdiki ilk hedefim o. 

Hatta bu belgesel fikri, beş yıl önce seninle ilk röportaj yaptığımız zaman vardı. Erteleye erteleye bu zamana kadar geldik. Ama artık bu yıl ne pahasına olursa olsun, Allah izin verirse çekmeyi düşünüyorum.

Ne üzerine?

Salyangoz toplama belgeseli. Bizim köyün (Ceyhan Kızıldere) dağlarında salyangoz toplarlar. Meşakkatli bir işçiliği var. Kayadan düşenler olur, kaybolanlar olur. Kadın, erkek, yaşlı, genç gece dağa çıkar, salyangoz toplarlar. Bunu çekeceğim ve uluslar arası festivallere göndereceğim.

Denize Hasret İstiridyeler filminin tanıtım ve duyurusu için yaptığımız söyleşinin sonuna geldik. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim Ali. Çok sağ olun. İyiki varsınız. Umarım nice sanatsal faaliyetlerde daha bir araya gelir, böyle söyleşiler yaparız.


Selahattin Yılmaz’la yaptığımız "Kâğıtlarla Dertleşen Adam" isimli ilk söyleşimizi buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Yorum Gönder

0 Yorumlar
Yorumlar onaylandıktan sonra yayımlanır.