Guatr Ameliyatım
Arama Sonuçlarını Almak İçin Buraya Yazın!

Guatr Ameliyatım

“Silinmeyen Hatıralar” serisinde bu kez, 28 Ekim 2005 Cuma tarihinde Osmaniye Devlet Hastanesi’nde bıçak altına yattığım guatr ameliyatı günlerini anlatıyorum. 

Allah’ım! İlk Defa Ameliyat Olacağım…

Çok Heyecanlıyım!

Boğazımın git gide anormal şekilde şişmesi üzerine, halamın gelini, yani kuzenimin eşi, kendisini de guatrdan ameliyat yapan doktoruna götürmeyi teklif etti.

Ciddî ciddî bir operasyon için ilk adımı atmaya mecbur kalmıştım artık. Çünkü boğazımı gören yorum yapıyordu.

Ameliyattan bir iki yıl önce, bir tıp merkezinde ultrasonla bakan hekimin yazdığı hapın etkisi olmamıştı.

Biz de mevzuyu kökten halletmeye karar vermiştik.

“Guatr sana nasıl rahatsızlık veriyordu” diye soracak olursanız:

Heyecanlandığım zaman kalbim anormal derecede çarpıyordu. Bu da konuşmama yansıyordu meselâ. Kelimeler boğazımda düğümleniyor, söylemek istediğimi söyleyemiyordum.

Kilo problemim vardı. 70’i görmezdim.  Akranlarımdan küçük gösterirdim. Bu da içime dert olurdu. Küçükken içtiğim parazit şurupları, balık yağlı haplar fayda etmezdi. Bu konuyu, hatıralar serisinin başka bir bölümünde anlatacağım. 70’i görmezken, 99 kiloyu gördüğümü…

Amcamın kayın validesini hatırlıyorum: Kadının guatrı neredeyse başı kadardı ve bu fotoğraf gözümün önüne gelir, “Önlem almazsam ileride ben de öyle olurum” endişesiyle, ameliyattan başka bir çarenin olmadığını düşünerek, Osmaniye Devlet Hastanesi’nin yolunu tuttum. O zamanlar Erzin’de hastane yoktu. 

Sağlık işleri silsile yoluyla ilerlediği için Erzin Sağlık Ocağı’ndan sevk aldım.

Hastanede tetkikler yapıldı ve raporu inceleyen genel cerrah bölümü doktoru, “Cuma günü sabah 10’da ameliyat olacaksın” dedi, “Akşam 10’dan sonra hiçbir şey yeme. Aç gel.”

Hastaneden çıkıp ana yolda dolmuş beklemeye başladık.

Erzinliler olarak Erzin minibüs garajından kalkan araçlara binerdik; “Paranı Erzin’e harca, Erzin kazansın” diye bir kampanyadan hareketle.

Baktık ki başka bir ilçenin garajına ait dolmuş geliyor. Kuzen eşi ona binmek isteyince, “Bizim oranınkine binelim, bunun arkasından gelir” demiştim. O da, “Boş ver Ali, sırası değil şimdi. Bir an evvel gidelim de hazırlığını yapmaya başla” diye karşılık vermişti. Onunla gittik. Hâlâ da Erzin minibüslerini tercih ederim. Alışkanlık oldu. Bu anekdotu paylaşmak geldi içimden.

Ya ameliyat bitmeden uyanırsam!

Birkaç günlük süreçten aklımda kalan iki şey var. İlki, hastanede giyilmek üzere annemin aldığı pijama takımı. Diğeri, agresifleşmem. Hemen sinirleniyor ve bağırarak tepki veriyordum, ki annemin dikkatini çekmiş bu durum. Dayımın kızına, “Ameliyat olacak diye strese girdi” demiş. Doğru bir ruhsal durum değerlendirmesi olabilir. Çünkü hastanelere alışık değildim bir kere. Bi’ de “ameliyat sırasında uyanmak” gibi bir kaygım vardı. Nedense bunu takmıştım kafaya: Ya o masada uyanırsam, o acıyı hissedersem!..

Ameliyat günü hastaneye annemle gittiğimizde bile önüme gelene soruyordum.

“Korkma, narkozu bir verirler, bayılırsın, seni onlar ayıltır” diyorlardı.

İnanın, o koca hastane bana o gün dar gelmişti.

Sanırsınız ki cerrahî operasyona değil de, askerî operasyona giriyorum. Sanki ölüme gidiyorum.

Neyse, poliklinikler binasından ameliyat binasına geçtik. Hasta kabul başta olmak üzere birkaç bölüme daha uğrayıp işlemleri hallettim.

Annem ameliyathanenin önünde bir yerde oturdu. Dizilerde, filmlerde görürüz ya hani, o sahneleri gözünüzün önüne getirin işte. Tarif edemedim şimdi.

Beni bir odaya aldılar.

“Burada bekle, seni çağıracağız.”

Odada bir sedyede yatar vaziyette bekleyen birisi daha vardı. Ben de karşı duvarın dibindeki sedyeye uzandım. Birbirimize “geçmiş olsun” dileklerimizi ilettik. Az sonra onu ameliyathaneye götürdüler. Yerine bir kişiyi getirdiler ama benden sonra geldiği hâlde benden önce girdi o da ameliyata.

Yine kaldım tek başıma. Yarım saatten fazla beklediğimi hatırlıyorum.

Silinmeyen hatıralar 3
pixabay.com

Guatr Ameliyatına Giriyorum

Derken bir görevli, “Gel kardeşim, beni takip et” dedi.

Kalkıp ameliyathaneye geçtim. İçerisi serin… Tabi ameliyat önlüğü var üzerimde…

Ameliyat masasına çıktım.

Baktım ki doktorum da içeride, bir teybe kaset koyuyor. Evet, yanlış okumadınız, kaset koyuyordu.

O malûm soruyu bir kere de doktoruma sorunca, “kaygı etme, ameliyat olurken uyanmazsın” anlamında kaşını kaldırarak “cık” çekti ve çıktı.

Buna tanık olan hemşire de, “Hey Allah’ım, herkesin bir derdi var” diye söylenerek gitti peşinden. Kadın ya illâllah etmiş hasta hâllerinden, ya da hasta psikolojisini anladığı için tansiyonu düşürmeye çalışıyordu.

Anestezi görevlisi geldi, masaya uzanmamı ve sol kolumu uzatmamı söyledi. Bileğimi bir yere bağlayıp enjekte ettiği şeyin narkoz mu olduğunu sordum. Hatırladığım en son şey “hayır” cevabıydı.

Bayılmışım.

Üç Saat Sonra

Bıçak Altı Sanat

Gözümü, hemşirenin “Hadi canım, uyan artık, bitti” cümleleriyle açmıştım. “Geçmiş olsun. Nasılsın?”

Cevabım: Rüya bile gördüm.

“Hadi ya, ne gördün bakalım?”

Tiyatro gördüğümü söyledim. Ama hafızamda bu rüyaya dair hiçbir iz yok şu an. Bilinçaltıma nasıl işlemişse artık, şimdi hatırlamasam da baygın hâlde bile düşüme girmiş.

Hemşire iki görevli adamı çağırıp beni sedyeye almalarını söyleyince, “Gerek yok” dedim, “Kendim yatarım sedyeye.”

Gurur meselesi yapmıştım narkozlu kafayla.

“Hadi o zaman, sen yat bakalım.”

Sedyeyle koridorda ilerliyoruz. Adamlardan birisi, “Ramazan ramazan yaptığın iş mi kardeşim, bayramdan sonrayı bekleyemedin mi, nasıl oruç tutacaksın şimdi” dedi.

Aslında takıldı desem daha doğru olur, çünkü maksadı beni konuşturup kendime getirmek.

Lâkin maksat n’ olursa olsun altta kalır mıyım: Kazasını yaparım ben de.

“Allah’ını seveyim” dedi annem.

Adamlar güldüler. Anneme, “Gencin maşallahı var abla. Sedyeye bile kendi yattı. Bu zamana kadar birçok hasta gördüm ama bunun gibisini ilk defa görüyorum.”

Yatakhanelerin bulunduğu bölüme geçtik. Fakat bu kez destek alarak yattım yatağa.

“Hastanı yatırdık abla” deyip ayakta dikildiler. Kısacık bir sessizlikten sonra, “Abla, bahşiş.”

Şaşkınlığı üzerinden atan annem ikisine de bahşişini verince gittiler.

Ucuz Kurtuldum

Aradan aşağı yukarı yarım saat geçmişti. Belki o kadar bile değil…

Dikiş yerlerim acıyordu. Boğazıma birisi bastırıyor gibi olmaya başladı. Hemşirelere söylemesini istedim annemden. Gitti, saniyeler içinde geldi:

“Normalmiş.”

“Boğuluyorum!”

Hem boğuluyorum, hem kusuyorum.

Annem bunu haber verince bir hemşire panikle ve sedyeyle koştur koştur odaya girdi:

“Tekrardan ameliyata alacağız!”

Hayda!..

Derken oda doktorlarla, hemşirelerle doldu. Diğer hasta yakınları da kapının önüne yığıldı. Ana baba günü…

Bir doktor, boğazımdaki sondayı gevşetince rahatladım ve ikinci ameliyata lüzum kalmadı.

Suratımda maske. Herkes bana bakıyor.

Asayiş berkemal olunca dağıldılar.

Hastane Günlüğü

Hastanede üç gün kaldık.

Ziyaret saatlerinde gelenler oldu.

Rahmetli babaannemle telefonda konuştum.

İlk gün yatağımda doğrulmak için yardım alırken, diğer günler koridorda volta bile attık.

Dikiş yerlerimde sürekli bir acı vardı. Ki diğer odalarda yatan hastaların da inleme sesi geliyordu. Hemşireler, “Daha yeni bıçak altından kalktın. Tabiî ağrıyacak.”

Günde üç posta sol bileğimden iğne vururlardı. Ama akşamları ekstradan vurdukları iğne, kolumu bir iki dakika kaskatı yaptığı için o ânın gelmesini istemezdim.

Bir ara bir hareketlilik oldu. “Yangın çıkmış” dediler. Sonra normale döndü hava.

Hastane yemeğini ağzıma koymadım. Annemin kantinden alıp kuş yemi gibi böldüğü poğaçayı yemekten, ha bire meyve suyu içmekten bıkmıştım. “Eve gidince beyaz peynirli çörek yap” dediğimde, “İki elim kanda da olsa yaparım. Gözümün önünde ölüp gidiyordun” diye cevap verdi.

Dikişler hassas olduğu için öksürürken bile dikkat ediyordum. Annem hemen su yetiştiriyordu.

Son gece, yani pazar gecesi “yarın gidiyoruz” sevinci vardı içimde.

Ertesi sabah çıkış işlemlerini yaptık, evimize döndük.

Bu hususlara yüzeysel değindim, okuyucuyu sıkmamak için.

Boğazımdan iki parça nodül çıkmıştı.

On, on beş gün sonra patoloji sonucunu öğrenmek için hastaneye gittiğimde rapora bakan doktorum, “Bir sorun görünmüyor, temiz” dedi. 

Kelimelerle İmtihanım

Hatıralar serisinin ilk bölümünün Ameliyatlıyım Diye Rol Alamadım alt başlığında değindiğim, “Guatr ameliyatı yüzünden bir süre ses sıkıntısı yaşamıştım. Normal konuşunca biraz iyiyken, yükseltmeye kalkınca kısılıyordu” cümlenin açıklamasına gelirsek…

Sesim hem kısılmış, hem de değişmişti. İncecik bir ses tonuna sahiptim artık. Duyan, “Ne oldu sana” diyordu. Tanımayanlar ise tuhaf tuhaf bakıyordu. “Acaba ses tellerin zarar mı gördü” diyenler vardı.

Bi’ de konuşurken kelimelerin ilk hecesini uzatıyordum istemsizce. Yani sözü gerektiği yerde kesemiyordum. Sözcük ağzımda sünüyordu. Meselâ; “Blogluyorum” diyecekken, “Blooogluyorum” deyip gidiyordu. Bu problemi guatr ameliyatı olan iki kişiden daha duymuştum. “Narkozun etkisi geçmedi her hâlde” diye yorum yapıyorduk.

İşte ben de sırf bu yüzden altı ay boyunca on beş günde bir Osmaniye Devlet Hastanesi psikiyatr bölümüne gittim. Psikiyatr, “Guatr adrenalin yapar” dedi. Doktorun yazdığı hapı düzenli olarak içmeye başladıktan sonra artık tane tane konuşur hâle gelmiştim. Hiç heyecanlanmıyordum. Dünya yansa sakinliğimi korurdum, o derece yani. İkinci gidişimde, “Kendini nasıl hissediyorsun, bir değişiklik var mı” diye sorunca, “Herkeste böyle sıkıntıların olabileceğini fark ettim” cevabını verdim. “Güzel” dedi doktor da.

Şuraya bir parantez açayım: “Herkes” derken, ameliyat sonrası benim gibi konuşma sıkıntısı yaşayan o iki kişiyi kastetmedim. Genel anlamda söyledim. Yani şöyle ki; başıma gelen problemi / problemleri onmaz bir dert olarak düşündüğüm ve kafaya taktığım için, çevremdeki insanların “dertsiz, kaygısız, dört dörtlük, sağlıklı olduğu” yanılgısına düştüğümü anladım. Psikiyatri ilâçları bende farkındalık oluşturdu, demek istiyorum. Doktor sanırım bu yüzden, “Güzel” dedi.

Ses tonum da düzeldi.

“Beklemesini onlar kadar bilen yoktur.”*

Şu dünyada nasibimde ameliyat bıçağının tadına bakmak da varmış. 

Aradan on yedi yıl geçmesine rağmen, iki şey ameliyattan hatıradır: Biri hiç silinmeyen bıçak izi. Diğeri ise, yanımda sigara içildiği zaman acayip şekilde rahatsız oluşum. Tamam, herkes olabilir normalde ama ben tıkanıyorum yani. Hemen uzaklaşıyorum oradan. Öncesinde bu kadar değildi. 

Bi’ de şu var: Kimsenin hastaneye düşmemesini dilerim. Bırakın yatış verilmesini, günü birlik gidilse bile insanı etkiliyor o ortamın ambiyansı. Sabır gerektiren durumlar en önemlisi. Çünkü sağlık işi beklemek üzerine kurulu âdeta. Hep bir yere yönlendiriliyorsun ve hep bekliyorsun. “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nda da geçtiği gibi: “İnsanlar arasında sabretmesini, beklemesini onlar kadar bilen yoktur.”

“Silinmeyen Hatıralar” serisinin bir başka bölümünde görüşmek üzere sağlıcakla kalın.

*Dokuzuncu Hariciye Koğuşu – Çocuklar Hastahanesi (Peyami Safa)

Etiket

Yorum Gönder

2 Yorumlar
Yorumlar onaylandıktan sonra yayımlanır.

Bülten Formu

Yazılardan haberdar olmak için: